Bana Benzer Bir Başka Aylaklık


Cascando by SAMUEL BECKETT

“beni sevmezsen sevilemem
seni sevmezsem sevemem”

Samuel Beckett, Bana Benzer Bir Başka Aylaklık Seçilmiş Şiirler (1930-1989), Birinci Basım: İstanbul, Haziran 2018.


Sunuş:

Kemikler ve Sanat Eserleri

Samuel Beckett’in şiirleri Türkçede[1] ilk kez, 61 sayfalık küçük bir İngilizce edisyonun[2] tam çevirisi olarak yayımlandı. Kitapta 1930-1948 yılları arasında yazılmış yirmi şiir vardı ve bunlar dört bölümde toplanmıştı: Bec­kett’in ilk kitabı (Descartes’ın ağzından yazdığı 98 dizelik uzun şiiri) Orospuölçer, on üç şiirlik Yankının Kemikleri, İki Şiir (“Cascando” ve “Saint-Lô”) ve Dört Şiir. Son bölümde çift-dilli olarak yan yana basılan Dört Şiir’i Beckett Fransızca yazmış ve sonra İngilizceye çevirmişti. İlk şiir “1. Dieppe”ten (1937) sonra gelen üç şiirin (1948) başlıkları yoktu ve şair bunları birbirinden rakamlarla ayırmıştı. Bu üç şiirin ilk dizeleri şöyleydi: “kum akıntısında benim yolum”, “ne yapabilirdim bu dünya olmadan yüzsüz umursamaz” ve “sevgilim ölsün isterdim”.

Bu ilk İngilizce edisyonda, daha sonra genişletilerek yayımlanan Beckett şiir toplamlarında (Collecteds) olduğundan farklı olarak, kitabın sonunda şiirlerle ilgili açıklayıcı herhangi bir “Notlar” bölümü yoktu. Kitabın başına eklenmiş herhangi bir “Sunum/Önsöz” yazısı da yoktu.

Aynı yayınevinin (Grove Press) birkaç yıl sonra edindiğim 1977 tarihli bir başka Beckett şiirleri toplamının ise daha fazla şiir içerdiği hem oylumundan hem de adından belli oluyordu.[3] 160 sayfalık bu toplamda, 1961 yılındaki kitapta olmayan onlarca yeni şiir vardı. Kitap üç ana bölümden oluşmaktaydı. “İngilizce Şiirler”in toplandığı ilk bölüme altı yeni şiir eklenmişti: “Gnome”, “Home Olga”, “Ooftish”, “dread nay”, “Roundalay” ve “thither”. İkinci bölüm, (bazılarının İngilizce çevirileri de olan) “Fransızca Şiirler”di ki “1937-1939”, “1947-1949” ve “1974” tarihli üç alt bölüme ayrılmıştı. Beckett, “1937-1939” tarihleri arasında yazdığı on iki Fransızca şiirden sadece ikisini, “elles viennent”i (“they come”) ve “Dieppe”i İngilizceye çevirmişti ve bunlardan (dört dizelik) “Dieppe”, yukarıda söylediğim gibi, 1961 tarihli edisyonda Dört Şiir başlığı altında yer almıştı. “1947-1949” tarihleri arasında yazıldıkları anlaşılan Altı Şiirin üçüne ilk kez bu kitapta rastlıyordum ve bunların İngilizce çevirileri yoktu. Diğer üçü ise, yine 1961 tarihli edisyonda yer alan ve “Dieppe”in ardına 2., 3. ve 4. olarak sıralanmış çift-dilli şiirlerdi. “1974” başlığı altındaysa sadece tek bir Fransızca şiir ve hemen yanında onun serbest çevirisi “something there” vardı. Üçüncü Bölüm, Beckett’in dört Fransız şairden yaptığı çevirileri içeriyordu ve bu İngilizce çeviriler orijinalleriyle yan yana sunulmuştu.

Kitabın başına yayıncı imzasıyla konulan kısa “Önsöz”, “Kitap, Bay Beckett’in izin verdiği şiirlerden yapılan en son seçkidir” cümlesiyle başlıyordu ve seçkinin sonuna da, şiirlerin ilk yayınlandıkları yerler, yayın tarihleri, başlıklarıyla ilgili açıklamalar, bazı göndermeler ve varsa uğradığı değişikliklerle ilgili bilgileri içeren, yedi sayfalık kısa bir “Notlar” bölümü eklenmişti. Bu edisyon, içeriği ve tasnif biçimiyle, artık hem Beckett şiirleri üzerinde editoryal çalışmaların yapılmaya, hem de şairin dergilerde yayımlanan ya da defterlerinde kalan şiirlerinin kitap bütünlüğü içinde toplanmaya başlandığını gösteriyordu.

2017 yılının Nisan ayında, bir kez daha başımı ellerimin arasına alıp, bu yeni edisyondaki sekiz İngilizce şiiri de Türkçeleştirdim ve belki bir gün bu talihsiz kitabın ikinci ve genişletilmiş baskısı yapılabilir umuduyla arşivime ekledim.

Elinizdeki kitabın kaynak aldığı “Faber and Faber” seçkisine gelince: Editörlüğünü David Wheatley’nin yaptığı 2009 tarihli bu edisyonun (Selected Poems 1930-1989) 1977 tarihli “Grove Press” edisyonundan temel farkı, kolayca tahmin edileceği gibi, daha fazla şiir içermesi ve daha oylumlu olmasıydı. Kitabın başında David Wheatley’nin zorlayıcı “Önsöz”üyle birlikte Cassandra Nelson’ın derlediği bir Beckett Kronolojisi, sonunda da yine editörün yazdığı “Notlar” bölümü yer alıyordu. Ayrıca, şairin mirlitonnades başlığı altında Fransızca yazdığı şiirlerden 37’si bu edisyona eklenmişti. Bazıları sadece birkaç kelimeden oluşan bu “minimalist” şiirleri ilk kez görüyordum. 1978 tarihli mirlitonnades’ın yanı sıra, ikisi oyunlarından olmak üzere (“Song” ve “Tailpiece”), kitapta dokuz yeni şiir daha vardı. Bunlar arasında “Comment dire” ya da “what is the word”, anladığım kadarıyla şairin vedası niteliğindeydi. Kitabın bir yeniliği daha vardı. Beckett’in Fransızca yazıp İngilizceye çevirmeden bıraktığı şiirlerin bu edisyona dahil edilen tamamı, (duyar duymaz “ıslıklar” diye Türkçeleştirilebilir diye düşündüğüm mirlitonnades da dahil), editör David Wheatley tarafından İngilizceye çevrilmiş ve bir ek bölüm halinde okura sunulmuştu. Ama bir önceki (1977) “Grove Press” toplamında yer alan ve benim Nisan ayında (2017) Türkçeleştirdiğim sekiz şiirden ikisi “Faber and Faber” seçkisine dahil edilmemişti: 1932 tarihli “Home Olga” (Ev Olga), Beckett’in James Joyce’a akrostişli olarak yazdığı şiiriydi; “thither” (o yere) ise, şairin son dönem (1976) şiir anlayışının ürünüydü. Anlaşılan bunlar bir süre daha arşivimde beklemeye devam edecekti, ama çevrilmeyi bekleyen daha onlarca şiir vardı. Böylece, tam olarak 25 Kasım 2017 günü benim için yeni bir çeviri macerası başlamış oldu.

Ama bu kez (10-12 sene öncesinden farklı olarak) sadece şiirlerle, imgelemimle ve sözlüklerle baş başa değildim. Ayrıntı yayınevi bana, çeviriye esas alacağım Selected Poems’in (1930-1989) yanında, yararlanmam için devasa bir kitap daha yollamıştı.[4] Beş yüz sayfalık bu “ansiklopedik şiir kitabının” tam olarak yarısı, kitabın editörlerinin tek tek her şiirle ilgili açıklamalar ve yorumlar yaptığı “Commentary” bölümüne ayrılmıştı. Bu iddialı kitap sayesinde, Beckett’in ölümünden sonra, özellikle 2000’li yıllarda Beckett üzerine yayımlanmış birçok kitabı da karıştırma cesareti gösterebildim. Beckett’in kesinlikle tekinsiz yapıt-mekânının aralık kapısından korkusuzca giren, şiirleri için seçtiği göndermeleri uçsuz bucaksız entelektüel bir coğrafyadan bulup çıkarmaya, izlerini sürmeye ve yorumlamaya çalışan bu paha biçilmez kitapların arasında özellikle üç tanesini meraklı okura duyurmak istiyorum. Bunlardan ilki, Ruby Cohn’un A Beckett Canon, ikincisi James Knowlson’ın Damned to Fame isimli kitapları, üçüncüsü ise C.J. Ackerly ve S.E. Gondarski ortak çalışması olan The Grove Companion to Samuel Beckett başlıklı rehber kitaptır.[5] Daha eski tarihli olmakla birlikte (ilk baskısı 1978’de yapılmıştır), “Mutlu bir çocukluk geçirdiğimi söyleyebilirsiniz…” cümlesiyle açılan ve “Otobiyografi ve Biyografi Dalında Amerikan Ulusal Kitap Ödülü”nü almış bir kitabı da bu listeye dahil etmek yerinde olacaktır.[6]

Önce yeni İngilizce şiirleri, sonra editörün notlarını ve Beckett biyografisini Türkçeleştirdim; arada bir de karşıma “Önsöz”ü alıyor, paragraf paragraf ilerlemeye çalışıyordum. Ardından, orijinalleri Fransızca olan ve kitabın sonundaki “Ek” bölümde editörün çevirisiyle okura İngilizceleri sunulmuş şiirlere başladım. Bunların arasında, mirlitonnades’ı en sona bıraktım.

Bu Fransızca şiirlerde (mirlitonnades) Beckett çoğunlukla bir kafiye planı benimsemiş olsa da, zaman zaman onları “kuralsız, kısa şiirler” ya da “Fransızcada yazınsal değeri olmayan karalamalar”[7] olarak nitelemiştir. Son dönem şiir anlayışına (ya da belki şiirin özüne) uygun olarak benimsediği “eksiltme” ve “feda etme” ölçütlerinde Beckett’in bu denli aşırıya kaçmış olması, şiirlerin birçoğuna, sanki kelimelerin anlamlarından bağımsız, sadece seslerinden oluşmuş izlenimi veriyordu. Beckett sözcüklerin anlamlarını onların seslerinde yoğunlaştırmıştı. Duymakta zorlandığım bu ıslıkları okura nasıl duyuracaktım? Yapılan yorumların ve İngilizce çevirilerin çeşitliliği düşünüldüğünde, her çevirmenin, her editörün ve sonuçta her okurun, mirlitonnades’ı oluşturan kelimelerden kendince bir “anlama” ulaştığı ortadaydı. Bense bu Fransızca çalınmış ıslıkların hangi dilde yazıldıklarının çok da önemli olmadığını düşünüyorum. Kelime oyunlarıyla dolu ve yer yer bazı göndermeler de içeren bu şiirleri anlamak, tıpkı ilkel bir düdükten iyi bir ses çıkarmanın zorluğuna, hatta (çoğu zaman) imkânsızlığına benziyordu. Sanki Beckett onları, sonunda ıslık çalmayı ya da kâğıt bir düdükten ilk sesi çıkarmayı başaran bir çocuğun sevinciyle dinlememizi, okumamızı istiyor gibiydi.

Belki tam da bu yüzden, Türkçenin zengin söyleyiş ve duyuş olanakları sayesinde, bu şiirleri birkaç değişik şekilde çevirmek de olasıydı:

“artık anı yok
yaşlanmadan anlatıldı hepsi
nisanda bir gün
yaşında bir gün”

“artık anı yok
anlatıldı hepsi yaşlanmaktansa
bir gün nisanda
bir gün yaşında”

“artık kalmadı
yaşlanmadan anlatıldı anıların hepsi
nisanda bir gün
bir gün yaşındaki”

Ya da şiirin ışıltısını zedelemeyi göze alıp, “aged” sözcüğünü eskimek anlamında değerlendirmek de olasıydı:

“artık anı yok
eskimeden anlatıldı hepsi
nisanda bir gün
bir gün yaşındaki”

Son dönem mirlitonnades şiirleriyle bu kez karşımda, yıllar önce karşılaştığım “geveze” şairin tersine, dilsiz ve yorgun bir Beckett vardı. Hissettiğim şey bir yolculuk imgesiydi: Şair otomobiliyle seyahat etmeye başlar başlamaz çok sevdiği radyo kanalını açıyor ve kendisi de şarkılara keyifle eşlik ediyordu. Ama bir süre sonra, araç kentten ayrılıp kırlara yaklaştıkça, kendi sesiyle birlikte ister istemez radyonun da sesini kısmak zorunda kalıyor ve sesler kesintisiz bir cızırtıya dönüştüğü anda ise cihazı kapatıp susuyordu. Bu şiirler belki de, şairin geçimsiz bir ses tonuyla söylediği şiirlerinden duyduğu mahcubiyeti anlatmak içindi. Ama yine de, “duave isyanarasında (duadan başlayıp tekrar duaya dönen) dairesel bir döngü izlese de, öfkesini ve hayal kırıklığını belli edip etmemekte bocalayan ses sitemlidir; sitemlidir çünkü, yaratıcısıyla tüm bağlarını koparan, onu aşan, zamanın içinde zamansızlığa doğru yol alan sahipsiz sesin bile bir beklentisi vardır:

bizi şafağa
yalvartan gece
lütfun gecesi
in aşağı

mirlitonnades’ı da Türkçeleştirdikten sonra, kaynak aldığımız kitapla (Faber and Faber seçkisiyle) işim bitmiş oldu. Beckett’in başka şairlerden yaptığı çevirileri kapsam dışı bırakmıştık, ki zaten Selected Poems içinde de çok az sayıda çeviri (altı şairden sadece yedi şiir) vardı ve bu bölüm kitaba sanırım Beckett’in çevirmen kimliğine örnek teşkil etmesi için konulmuştu. Bunların üçü daha önce Türkçeye çevrilmiş şiirlerdi. “Sarhoş Gemi”nin ise birden fazla Türkçe çevirisi vardı.

Sıra, en başa dönüp, yıllar önce Türkçeleştirdiğim şiirleri, rehber kitaplar eşliğinde yeniden gözden geçirmeye gelmişti. İlk Türkçe baskıda, şiirlerde geçen ve orijinal dilinde bıraktığım İngilizce dışındaki sözcüklerin ve cümlelerin anlamları için kitabın en sonuna yazdığım 16 kısa not vardı. Bu baskıda ise, kitaptaki şiirlerin pek çoğu için “kaynağını belirttiğim” (bazıları şiir çözümlemesi denebilecek) notlar yazdım ve bunları kitabın en sonundaki “Çevirmenin Notları” bölümünde topladım. Kaynak belirtmediğim (sonradan derlediklerimle birlikte ilk kitaptaki bazı notları da içeren) açıklamalar bana aittir.

Bu gözden geçirmenin bu çalışmanın en zor aşaması olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Önümde yıllar önce Türkçeleştirdiğim şiirler duruyordu ve istisnasız her yorumcu, her eleştirmen ve her okur Yankı’nın Kemikleri toplamının Beckett’in en zor şiirleri olduğu konusunda hemfikirdi. (O günden bu güne bir şiir okuru ve çevirmeni olarak bendeki değişimlerin bu yeniden okumaya katacağı ya da ondan eksilteceği şeyleri saymıyorum.)

Beckett’in özellikle Yankı’nın Kemikleri içinde topladığı uzun –yolculuk– şiirleri, Beckett coğrafyasına yabancı okur için ulaşılması neredeyse “imkânsız” göndermelerle doludur. Şair “Enueg I”de yürüyerek, “Sanies I”de bisikletle ve “Serena III”te yine yürüyerek Dublin’i turlar. “Serena I” ise şairin Londra’da yaptığı bir yürüyüşü anlatır. Düşsel bir İrlanda yolculuğu denebilecek “Serena II”nin kahramanlarından biri, Kerry Blue (Terrier) cinsi dişi bir köpektir. Sayısız göndermenin yer aldığı bu şiirler, rehber kitaplardan okuduğum açıklamalar, yorumlar ve çözümlemeler sayesinde yeni biçimler aldılar. (Böylece birçok şiirin iki çevirisi olmuş oldu.) Bu okumalardan öğrendiklerim sayesinde yazdığım bazı çok geniş notlar, birer açıklama/çözümleme boyutuna ulaştı. Gerekli olup olmaması bir yana, bu kapsamlı notlardan özellikle iki tanesini (“Enueg I” ve “Sanies I”) örnek teşkil etmesi açısından önemli buluyorum. Okur, “bilgilendirilmediği” diğer şiirlerde imgelemiyle daha fazla baş başa kalabilir.

Beckett’in şiir dünyasını hep bir “kazı alanı” olarak gördüm. Bu düşüncemin bu çalışmayla daha da pekiştiğini söyleyebilirim. Bana kalırsa onun şiirinin anahtar kelimesi “tabaka” sözcüğüdür. Beckett yeryüzü tabakalarının arasında kendi şiirinin kazısını yapmış, bulduğu “eksik” malzemeyi daha da eksilterek değerlendirmiş, yorumlamış ve okura sunmuştur. Bu eksiltme, ilk dönem şiirlerinde soyutlama, son dönem şiirlerinde ise soyma, kesip atma şeklinde görülür. Her iki durumda da, tabakaların arasında bulduğu iki şey vardır: kemikler ve sanat eserleri.

“Okuyup sindirenin sinir sisteminde LSD etkisi yapacak” ya da moda deyişle “beyin yakacak” bu heyecan verici şiirler toplamını, (doğrusuyla yanlışıyla, günahıyla sevabıyla) Türkçeye armağan etmiş olmaktan sonsuz bir sevinç duyuyorum.

İthaf

Hayatının son döneminde Samuel Beckett’in yazdığı, söylediği, mırıldandığı ya da homurdandığı, ölçü olarak sadece sesi benimseyen ve böylece ölçüsüz mutlak sessizliği de çabasızca imleyen şiirlerin bence en şaşırtıcısı, şairin vedası niteliğinde olan “kelime ne”dir. Ne anlatırsa anlatsın ya da kim ne anlarsa anlasın ya da “bir an uzakta belli belirsiz görür gibi olmaya mecbur olduğumuz aptallık” ister Tanrı’yı, ister hayatı, ister memleketi, isterse edebiyatın ya da şiirin kendisini imlesin, Beckett’in bu şiirde dilin matematiğini, başka bir deyişle, dilin dört işlemini yapmaya ve okura sadece bunu hissettirmeye çalıştığını düşünüyorum. Çıkar, böl, eksilt; topla, çarp, çoğalt; sonra tekrar çıkar, böl, eksilt. Matematiğin kesinliğine rağmen, soru yanıtlanmadan, eşittir’i olmayan bir denklem ya da bir sayının sıfıra bölünmesi gibi, zaman zaman sadece görür gibi olduğumuz tanımsız bir boşluk olarak kalmaya devam eder. Kelime ne?

Çok yorgun bir ağızdan çıktığı anlaşılan bu kekeme şiirin Türkçe çevirisini, görüşlerini almak üzere eşime ve oğluma okuduktan sonra, beni dinlemek için matematik ödevini yapmaya ara veren on iki yaşındaki oğlum, “Şiir çevrilmemeli, kesinlikle yazıldığı dilde kalmalı!” deyiverdi. Normal koşullarda, herhangi bir şiir okurundan gelse moral bozucu olması olası böyle bir değerlendirmenin, çok kitap okusa da henüz şiire “bulaşmasına” izin vermediğim oğlumdan gelmesi, benim için sadece şaşırtıcıydı. “Ne anladın?” diye sorduğumda, net bir şekilde “Hiçbir şey” dedi ve ekledi. “Ama şimdi hayırlı bir iş yapabilir ve şu soruyu denklem şeklinde yazmama yardım edebilirsin.”

Esin ve çağrışımla dolu Beckett şiirlerinin tamamına yakınını kapsayan bu kitabı, eğer böyle bir hakkım varsa, içten teşekkürlerimle birlikte onlara ithaf etmek istiyorum:

Ebedi yoldaşım eşim Pelin’e ve esin kaynağım, mutluluk dolu oğlum Edip Deniz’e…

Suat Kemal Angı

25 Kasım 2017 – 18 Ocak 2018, Ankara


[1] Samuel Beckett, Yankının Kemikleri, Çev. Suat Kemal Angı, Anka­ra, Periferi Kitap, Nisan 2008.

[2] Samuel Beckett, Poems in English, New York, Grove Press, 1961.

[3] Samuel Beckett, Collected Poems in English and French (Includes Whoroscope and Echo’s Bones), Londra-New York, Grove Press, 1977.

[4] Samuel Beckett, The Collected Poems: A critical edition, editörler: Séan Lawlor ve John Pilling, New York, Grove Press, 2012. [Selected Poems’in (1930-1989) editörü David Wheatley’nin birkaç sayfa sonra okuyacağınız Önsöz’ünde “yakında çıkacak” diye söz ettiği kitap.]

[5] Ruby Cohn, A Beckett Canon, Ann Arbor: University of Michigan Press, 2001; James Knowlson, Damned to Damned to Fame: The Life of Samuel Beckett, New York, Grove Press, 2004; C.J. Ackerly ve S.E. Gondarski, The Grove Companion to Samuel Beckett: A Reader’s Gu­ide to His Works, Life, and Thought, New York, Grove, 2004.

[6] Deirdre Bair, Samuel Beckett: A Biography, New York, Simon & Schuster, 2016.

[7] Beckett’in bu şiirleri topladığı deftere verdiği sottisier adı, “şakalar veya aptalca yapılmış yorumlar derlemesi” anlamındadır. (ç.n.)