▶
Tom Spanbauer, “AYA ÂŞIK OLAN ADAM”dan…

Okışın neredeyse tamamını ateşler içinde geçirdim. İlkbaharla birlikte tekrar kendim olmaya, çevrede gezinmeye ve olayları düşünmeye başladım. En azından benim ben olduğumu düşündüm. Ama ben, ben değildim.
Billy Blizzard’ın peşinden gitmek için oluşturdukları ekip onu asla bulamadı. Annemi de bulamadı. Bütün bir sonbahar mevsimini arayarak geçirdiler. Kış geldi ve durmak zorunda kaldılar. Thord Hurdlika, altına bakmadıkları tek bir taşın bile kalmadığını söyledi. Doktor Heyburn ise, bunun akıl almaz bir şey olduğunu, adamın resmen sırra kadem bastığını söyledi.
Nisan ayıydı, bir sabah tam uyanmıştım ki annemin nerede olduğunu anladım. Gözlerim annemin olduğu yere dikkatle bakıyordu. Bunun bir rüya olduğunu sandım. Kar ayakkabılarımı yanıma aldım, ama kayaklarımı almadım. Kasabanın hemen aşağısındaki nehri geçtim. Henüz çok fazla su yoktu, o yüzden geçmem zor olmadı. Aslında-Dağ-Sayılmaz’a doğru yürüdüm ve tırmanmaya başladım.
Kayaların arasında ilerlemek ve kendinizi yukarı çekmek zorundaydınız. Bazı yerler öyle dikti ki, elinizi dümdüz ileri uzattığınızda tekrar dağ başlıyordu. Ama ben gençtim ve bütün kış içeride tıkılı kalmıştım. Yüzüme çarpan rüzgâr soğuktu ama güneş ışınları güçlü düşüyordu. Bir süre sonra her şey düzleşmeye başladı. Ağaçlar giderek seyrekleşiyordu ve ben, aşağıdaki Excelent’tan doğuya doğru bakınca görünen ufkun büyük kısmını oluşturan sırtın yakınındaydım: karnı üzerine yatarken kollarının üzerine yaslanan bir erkeğin sırtı gibi artan bir eğim. Rüzgâr tam o anda şapkamı uçurmasaydı, bu sırt boyunca yol almaya devam edecektim. Şapkamın peşinden aşağıya, gerçek bir dağ olmayan dağın ön yüzüne doğru, taşların üzerinden atlaya zıplaya koşuyordum, şapkamı birkaç kez tutacak gibi oldum, ama tam yakalayacakken tekrar uçup gitti. Günün büyük bölümünü şapkamın peşinden koşarak geçirdim. Sonra anladım. Yağmurcundu o. Şapkamı kovalamayı bırakırsam, onu yakalayacaktım. Ben de öyle yaptım.
Çok geçmeden şapkamın yanına vardım. Aşağıya doğru giden izi takip ettim, yürüdükçe iz giderek genişledi. Biraz sonra da bir araba yoluna dönüştü, arasında otların büyüdüğü iki tekerlek izi. Derken at arabasını gördüm, Ida’nın arabasıydı, yan yatmış ve tekerlekleri paramparça olmuştu. Bir çift ölü katır.
Sonra geriye döndüm ve izi yukarıya doğru takip ettim, annem giderek yaklaşıyordu. Büyük bir granit kaya çıkıntısında yol bitti. Kayaya tırmanıp aşağıya baktığımda, işte oradaydı, iki gözümün ya da iki gözünüzün görmek isteyebileceği en güzel çayırlık. Otlar yeşildi, bazı yerlerde çok yeşildi ve her tarafta sarı ve beyaz çiçekler vardı. Kızılderili çiçekleri: turuncu boya fırçası çiçekleri ve dimdik duran mor boya fırçası çiçekleri.
Çayırlık, gerisinde gökyüzünden ve sonsuzluktan başka hiçbir şey olmayan kenara kadar boydan boya uzanıyordu. Yüksek kayaların oluşturduğu bir çember, bu düz kaya çıkıntısı hariç, çayırlığı ta-mamen çevreliyordu. Bu çıkıntının dibinde, kuzeye doğru, üç ponderosa çamı vardı.
Sürünerek kayadan indim, çam ağaçlarına doğru yürüdüm ve eski, yıkık dökük bir kulübeye rastladım.
Koca Ayak’ın kulübesi.
Annemi bulduğum yer işte burası.
Ondan geriye kalanları. Ve Billy Blizzard’tan.
Gözlerim daha bakmaya başlamamıştı ama kalbim onu hemen tanıdı. Sonra, gözlerim bakmaya başlayınca, onun sadece saçlı bir iskeletin üzerindeki bir deri parçası olduğunu gördüler. Kırmızı göm-leği ve geyik derisinden kışlık eteği. Giysi parçaları. Kafatası tamamen ezilmişti ve Ida Richilieu’nun çiftesi hemen yanında duruyordu.
Billy’den geriye sadece kırmızı çizmeleri kalmıştı. Onun çizmelerini iyi tanıyordum. Beni devirip kıçımda sertçe gidip gelirken hep bu kırmızı çizmelere bakmıştım.
Kırmızı çizmeleri tekmeledim. Onları uzun süre tekmeledim. Kırmızı çizmelerin üzerine işedim.
Yüzük yoktu. Annemin yanında yatan ölü adamın parmağında şeytan yüzüğü yoktu.
Yeniden anneme döndüğümde rüzgâr çıktı, etrafımdaki otların üzerinde esti, kulaklarımın ve gözlerimin üzerinde esti, annemin kokusunu taşıyordu. Arkamdaki kulübenin kalıntıları arasında, rüzgâr Koca Ayak sesleri çıkarıyordu. Rüzgâr havalandı, üç çam ağacını salladıktan sonra gitti.
Annem, toprakta, üzerine bir parça güneş ışığının düştüğü bir yığındı sadece, bir süre sonra üzerin-de uzandığı toprağa karışacak yaşlı bir kütüktü.
Onun için bir ateş yatağı yaptım. Tek parça değildi, her parçasını tek tek topladım ve ateş yatağının üzerine koydum. Ateşi yakmaya başladım, bana öğrettiği gibi, kibritsiz. Ateşin ne olduğuna, dumanın ne olduğuna şaşarak, alevleri ve dumanı seyrettim. Saçları dumana karıştı, geyik derisi eteği, kırmızı gömleği, kemikleri, dumana karıştı.
İlelebet bakabileceğiniz, batan güneşe ilelebet bakabileceğiniz kenara kadar yürüdüm. Çıkıntı yapan bir kaya vardı, çok ileriye uzanıyordu, yürüyebildiğim kadar ucuna yürüdüm ve oturdum.

Annemin en sevdiği hikâye, ki benim de en sevdiğimdi, bufalolarla ve annemin ismini nasıl aldığıy-la ilgili hikâyeydi.
Henüz bir kızken, kadın olmamışken, anneme Güzel Üçüncü Kız derlerdi. Mormonlarla değil de kendi halkıyla birlikte yaşadığı günlerden birinde, bir sabah annem kulaklarında bir gök gürültüsüyle uyandı. Kalktı ve Kızılderili çadırından dışarıya koştu.
“Her yer ses olmuştu,” dedi annem.
Dışarı çıkıp havadaki olağanüstü sesi dinlemeleri için annesine ve kuzenlerine seslendi, ama hiç kimse, tek bir kişi bile çadırından dışarı çıkmadı. Kamptaki diğer çadırlarda da durum aynıydı, annem deli gibi bağırıyordu ama hiç kimse dışarı çıkmıyordu.
Annem sesin en güçlü geldiği yöne, eteğine çadırlarını kurdukları tepeye doğru koştu, tepeye vardı-ğında, gözlerini selamlayan manzara karşısında kök saldığını hissetti.
“Sanki bir ağaçtım,” dedi annem.
Sadece birkaç ayak ötesinde binlerce bufalo koşuyordu.
“Tam önümde, korkutucu kocaman hayvanlar çılgınca koşuyordu, müthiş bir gürültüyle, hayal edebileceğin gürültüden bile daha büyük bir gürültüyle, sanki yeryüzü patlıyor gibiydi,” dedi annem. “Hiçbir şey buna benzemez, halkımın beyaz adamdan önce sahip olduğu güç ve özgürlük gibi.”
Sadece onlarla birlikte koşmak ya da birinin sırtına atlayıp henüz bilmediğimiz yerlere gitmek iste-diğini söyledi.
“Bağırıyor ve çığlık atıyordum, bu da onların boğuk sesleriyle homurtular çıkarmasına neden olu-yordu, sonrasında toprağın üzerinde yattığımı biliyorum, annemle kuzenlerim başıma toplanmışlardı. Ayağa kalkmama yardım ettiler ve o an kadınlığım bacaklarımdan aşağı akmaya başladı.”
Bufalolar gitti. Annemden başka hiç kimse onları ne duymuş ne de görmüştü.
O günden beri annemin adı Bufalo Şekeri’dir.
Aslında-Dağ-Sayılmaz’ın tepesindeki kayanın çıkıntısında, çayırlığımın ortasında ilk kez oturuyor-dum, güneş henüz batmıştı, annemin dumanı havaya karışmış ve siyahın altında sadece kırmızı ateş kalmıştı. Aşağıya bakınca Excellent’ı görebiliyordum. Ida’nın Yeri’ni görebiliyordum, seçemiyordum ama 11 numaralı odanın penceresinin ne tarafta olduğunu biliyordum.
Annemi son kez, Billy’nin geldiği geceden bir gün önce görmüştüm. 11 numaralı odanın kapısı açıktı ve yatağında oturuyordu. Üzerinde geyik derisi eteği ve kırmızı gömleği vardı. Yataktan kalkıp pencereye doğru yürüdü. Perdeyi açtı ve saksıdaki sardunyanın yapraklarından birine dokundu. Sonra pencereden dışarıya baktı, caddeden çok gökyüzüne bakıyordu. Bakışından, bir süreliğine tekrar yola çıkacağını düşündüm, birkaç günlüğüne, tepelere doğru, belki Kızılderili Kafası’na, sadece biraz do-laşmak, hayvanları dinlemek, ateş yakmak ve halkının yaşadığı gibi yaşamak için. Bazen beni de yanın-da götürürdü. Ama bazen de, hatta çoğunlukla, içinde bana yer olmadığını, tek başına gitmesi gerekti-ğini söylerdi.
İçimdeki unutmayan yerde hep annem var. Yüzüne düşen güz ışığıyla pencereden dışarıya bakıyor.
Yıllar sonra Dellwood Barker’a, kayanın çıkıntısında oturduğumu, gün batarken annemin arkamda nasıl yanıp tüttüğünü anlatacaktım, o da dinleyecekti. Dellwood dinleyecek ve sonra şöyle diyecekti:
“Duman, rüzgâr ve ateş, bunların hepsi hissedebileceğin ama dokunamayacağın şeylerdir. Hatıralar ve rüyalar da öyledir. Bu dünyayı onlar oluşturur. Aslında çok az bir süre saçlarımız ve dişlerimiz var-dır, kemiklerimiz, tenimiz ve bakan gözlerimiz vardır, kırmızı elbise giymek için çok az vaktimiz var-dır. Çok az. Bazı insanların zamanı diğerlerinden daha fazladır. Eğer şanslıysan, hikâyeyi anlatanlardan biri olursun: gözlerin nasıl baktığını, saçların nasıl dalgalandığını, okşanan tenin ne hissettiğini, kemik-lerin nasıl sızladığını.
“İnsan kalbinin neye benzediğini,” dedi.
“Şeytanın nasıl çağırdığını, bizim neden yanıt vermediğimizi.
“Neden yanıt verdiğimizi.”
Güneş batıyordu, havada hâlâ ışık varken elimi cebime soktum ve annemin fotoğrafını çıkardım. Wyoming, Cody’deyken çektirdiği fotoğrafını. Tybo fotoğrafçı onu, çeşit çeşit tüy, battaniye, deniz ka-buğu ve boncukla, bir Kızılderili prenses gibi süslemişti.
İşte oydu. Bufalo Şekeri. Zaten olduğu gibi olması için bir tybonun süslediği annem: bir prenses, gülümseyen genç bir kız.
Güneş battı, gökyüzü hâlâ renkli, direniyor. Aşağıda, Excelent’taki gaz lambaları karanlığa minik pencereler açıyor.
Annemin bana şeytan hakkında anlattığı onca şeye rağmen, yine de onun beni ele geçirmesine izin verdim.
Beni ele geçirdiğine göre, annemi de ele geçirmişti.
Bensiz gitti. Annem yalnız gitti, ve gittiği yerde, içinde yine bana yer yoktu.
▶
Aya Âşık Olan Adam sayfasına geri dönmek için Bufalo Şekeri’ne tıklayınız…
↓

