“Ah!
Aslında her şey ışıkmış!
Olanaklı bir uzaklığın pençesinde yanıp sönen.
Göze düşen ve gözden düşmeyi bekleyen.
Kırmızı bir yıldız gibi.”
► Tavandaki resimler
► Bira bardağında gördüklerimi bir bilsen
► Kelebek etkisi
► Vizörlerden geçerek sana ulaşmak
► A short story
► Curiosity
► State of writing
► Poetic moment
Plajda voleybol: 9 Ağustos 2018 Perşembe, 21:00:34 – 21:00:55
Ah O Şarkıların Gözü Kör Olsun
Bu fotoğraflar dijital çağdan önce, 1980’li yılların sonu ile 1990’lı yıllar boyunca, analog kameralarla çekildiler:
* ZENIT 12XP
* YASHICA Mat-124 G
* MINOLTA X-700
“Henüz dijital teknolojinin hayatımızı esir almadığı, şiirleri yatak odası sesiyle okumanın moda olmadığı günlerdi. Aramızda kedilerin saralı, balıkların kör, kelebeklerin Chaplin’in çocukları olduğuna inananların dolaştığını hayal etmeyi, perdesiz evlerde yaşamayı, en çok şarap içmeyi severdik.”
Bir Acayip Sergi: Le Grand Masturbateur
Dün gibi hatırlıyorum. Yirmi dört yıl önceydi. (Bugün itibariyle, tam olarak 24 yıl, 4 ay ve 17 gün.) Walter Benjamin’den o sıkı dayağı yememin, karbon kâğıdı gibi tersyüz olmamın üzerinden 25 gün geçmiş ve o günden beri güneş hiç batmaz ya da ay hiç doğmaz olmuştu. Tepemde sürekli yanan lamba ya güneşti ya da ay. Zamanın ya da tarihin çeneleri gevşemeye, ben hızlanmaya, mizah gündelik dile sızmaya, iletişim bir sorun olmaktan çıkmaya, hayat zahmetsizleşmeye, dokunduğum her şey ve herkes billurlaşmaya, varoluş saf anlamına evrilmeye başlamıştı. Ya da tüm bunlar birdenbire olmuştu. Yani ben böyle hissediyordum. Belki de büyülenmiştim. Ama yaşıyordum. Kesinlikle ilk kez gerçekten yaşadığımı hissediyordum. O güne dek iletişime izin vermeyen azgın nehirlerin üstüne asma köprüler kurulmuştu. Hızdan tortop olan balık gözlerim her şeyi her şeyle zahmetsizce birleştirebilir, ilişkilendirebilir olmuştu. Yeni bir algılama ve görme biçimi kazanmıştım ve her şeyi ilk kez keşfediyor gibi hissediyordum. Hiç uyumuyor, sürekli yazıyor, yazdıklarımın ne anlama geldiğini ya da ne işe yarayacağını bilmiyordum. Aslında not tutuyor, şeylerin ağzından, onların hikâyelerini anlatıyordum. Bir süre sonra sezgi bilgiye dönüştü ve ben nedenini anladım. Evrenin kâtipliğiydi bu:
“Sonunda Genç Edip Cansever’in dediğini yapmayı başarmıştım. Kafamın içindeki kalem ve kâğıt her an başka bir F-16’yla yarışıyordu ve ben her şeye yetişiyor, hiçbir şeye geç kalmıyordum. Üstelik boynum bükük değildi, kimseden af dilememe gerek yoktu. Her şey önümdeydi, yalnızca bana sunulmuştu. Hızımdan şüphesi olmayan Dünya ya da Doğa, insanlığın tarihe ve uzaya saçılmış tanelerini bir tek benim toplayıp bir araya getirebileceğimden de emindi. Yazmanın Yahudisi olmuştum.”
Ama o gün, 4 Kasım 1995 günü, yarısı toprak altındaki evimde, yazdıklarım çerçevelerin içine girmeye başladılar. Zahmetsizce. Geçmişten bir fotoğraf, bir sigara paketinin jelatini, kurumuş bir çiçek, bir sakız kâğıdı, resmettiği zaman ve mekân çoktan tarih olmuş eski bir kartpostal ve bunun gibi daha bir dolu yoldan çıkmış, sessiz ama sapkın ve kederli nesne (kendi çektiğim kimi fotoğraflarla birlikte) akşamdan sabaha kadar kendilerine bir Benjamin metninde yer buldular. Zahmetsizce. Gün doğmadan, içinde boş bir çerçevenin de olduğu sergimi hazırlamış, iki büyük kolinin içine sığdırmıştım. Açacağım yeri biliyordum. Matmazel’e atladım ve karlı bir sabahın belleği uyutan beyazlığında, taş çatlasa yarım saat sürecek yolu, neredeyse iki saatte aldım. Hayır, trafikten değil. Sanırım beyazın içinde birkaç kez kayboldum. Ya da yola gün ağarmadan çıkmıştım. Anımsamıyorum.
Varacağım yere geldiğimde gün henüz yeni başlıyordu. Bunu biliyorum çünkü sokaklar boştu. Matmazeli park ettim, kolileri taşıdım. Derin bir nefes aldım ve zile bastım. Bir süre bekledim ve zile tekrar bastım. Kapı açıldı. Yüzümün karşısında G’nin uykulu yüzü vardı. Gülümsedim. Nihayet beni tanıdı. Tombul ve sevecen yüzüyle o da gülümsedi.
“Hayrola,” dedi, “gözüne çöp mü battı? Bugün pazar.”
“Pazar mı?” dedim. “Bilmiyordum.” Sırıttım.
“Pazar ya,” dedi. Esnedi.
“Size bir sergi hazırladım.”
“Sergi mi?”
“Sergi.”
“Pazar günü bu saatte kimse sergiye gitmez,” dedi. “Herkes uyuyor.”
“Dert etme G,” dedim, “ben her şeyi ayarladım. Sergiyi oturduğunuz yerde gezeceksiniz. Zahmetsizce. Hahahahaha!”
Kutuları işaret ettim.
“Yüklen birini.”
O davet etmeden ben içeri girdim. Hayır deme şansı yoktu. Bunu o da biliyordu ben de. Değişimimin, sesimdeki buyurgan incinin, sanırım herkes farkındaydı. Sınırlarını zahmetsiz bir dilin çizdiği, varlığıma dadanmış ve böylece görünür olmuş büyülü haleden kaçış yoktu.
Ben salonu hazırlarken, G’ye herkesi uyandırma ve çay demleme görevi verdim…
22 Mart 2020
Bir Acayip Sergi: Le Grand Masturbateur
5 Kasım 1995 Pazar günü, sabah erken bir saatte öğrenci arkadaşlarımın evinde açtığım bu sergiyi, MINOLTA X-700 ile fotoğrafladım.
9 ve 13 Ağustos 2018, Davutlar Kuşadası
14 Ağustos 2018, Özdere-İzmir
24 Haziran 2017
24 Ağustos 2018
24 Haziran 2019
Canon EOS 650D, SONY ILCE-6000








