“Işık Yılları” İçin Kısa Bir Giriş

Işık Yılları: Minimalizm, Şiir ve Montaj

“Yazarların yazarı” James Salter, şiirsel kapalılıkta yazan bambaşka bir romancıdır. Üslubunun Türk roman okuru için alışılmadık olduğu söylenebilir. Onu şiirle yan yana anmamın elbette başka nedenleri var. Salter aklına gelen her şeyi yazmaz; seçer, ayıklar, rafine eder. Açıklama yapmaktan özenle kaçınır. İsim yerine çoğunlukla zamir kullanır. Cümlede ya da paragrafta öznenin kim olduğuna dair detayların, hatta tek bir detayın olması yeterlidir. Klasik romanda olmayan bu eksiltmeli dil, anlatıyı görsel imgelere ve boşluklara yaslar. Yazarın bilerek bıraktığı bu boşluklar, okuru metne girmeye ve onu tamamlamaya davet eder. Bu daveti kabul edenler kuşkusuz zorlanacak ve yorulacaktır. Bir bakıma Salter, Ezra Pound’un şiir için biçtiği elbiseyi romana giydirir: Gereksiz tüm sözcükleri metinden uzak tutmak.

Onun romanlarının en karakteristik özelliği, işte bu minimalist üsluptur. Uzun betimlemeler yerine kullanılan kısa ve kesintili cümleler, gözlemlerin bir listesi gibi art arda sıralanır. Okur ilk anda bu listeyi oluşturan öğelerin birbiriyle bağlantısız olduğunu düşünebilir. Haksız da sayılmaz. Oysa dümdüz ilerleyen bir zaman algısı aradan çekildiğinde, bu sıralı gözlemlerin hayatın şaşırtıcı envanterini oluşturduğu görülür.

Salter kısa cümlelerinde müzikaliteyi çok bilinçli kurar. Derdi sadece anlam değildir, aynı zamanda ritim ve atmosfer yaratmak ister: “Öğleden sonraydı, geçmek bilmeyen, dingin.” Burada alışılmış bir öğleden sonra alışılmış biçimde  betimlenmez. “Geçmek bilmeyen” ve “dingin” sözcükleri iki ayrı nabız gibi atar; virgüller önemlidir çünkü virgüllerle gelen yavaşlama hissi bu kısacık cümleye bir duygu yükler. Hem seçilen sözcükler hem de virgüller, zamanın durakladığı, birazdan tümüyle duracağı hissini uyandırır.

Işık Yılları, sanki romanın sonundan koparılıp en başa konmuş birkaç sayfayla açılır. Romanın kahramanlarından Viri, yıllar sonra nehir kıyısındaki eski evlerini görmek ister. Hayatın ışıltısı çoktan kararmıştır; ailesinden kimse kalmamıştır, ev metruk hâldedir. Evin ardındaki koru, hatta nehir bile değişmiştir. Anlatımda izlenimler ve anılar iç içe geçer; böylece uzak zamanlar bir araya gelir. Yazar, kahramanının izlenimlerini şimdiki zamanla, anılarını ise geçmiş zamanla aktarır:

“(…) evin tepesine kadar ulaşan ağaçlar, duvarla çevrili bir bahçe, demir işlemeli çatısı çürümeye yüz tutmuş bir sera. Nehir kenarında, öğleden sonra güneşi için fazla alçakta kalan bir ev. Onun yerine sabah ışığıyla, doğu ışığıyla dolup taşardı. Öğle vakti ihtişamlıydı. Boyanın koyulaşıp karardığı çıplak noktalar var. Çakıl yollar dağılıp yok oluyor; kuşlar barakalara yuva yapıyor.”

Salter’ın diyalogları da son derece kısadır. Bu da minimalizmin –dolayısıyla şiirin– bir gereğidir. Diyaloglar o kadar kısa ve kurudur ki okur bazen bir eksiklik olduğunu düşünür. Işık Yılları’ndaki ilk akşam yemeğinde, iki adam şarap üzerine konuşur:

“Bunu nereden aldın?” diye sordu Peter.

“Elli Altıncı Cadde’yi biliyorsun…”

“Carnegie Hall’un bitişiği.”

“Tamam işte.”

“Hemen o köşede.”

“Çok iyi şarapları var.”

İlk okumada cadde ile binanın bitişik olarak betimlendiği sanılabilir. Oysa opera binasına bitişik olan, şarap dükkânıdır. Salter aradaki açıklayıcı cümleleri yazmaz. Diyaloglar konuşmanın özünü, en yalın halini aktarır. Sohbete katılan kişi sayısı arttıkça kimin konuştuğunu anlamak, konuyla söylenen sözün bağlantısını kurmak zorlaşır. Bu durum, bir lokantada yan masadaki sohbete ortasından kulak misafiri olmaya benzer. Aslında bunlar, gündelik hayatta hepimizin yaptığı sıradan konuşmaların örnekleridir. Süsten, püsten ya da edebi olma kaygısından uzak basit konuşmalar. Salter’ın yaptığı da budur: Gündelik konuşmanın parçalı doğasını romana taşımak.

Salter’ın yazım tarzı, özellikle de kısa, keskin ve hızlı gözlemleri sıralama biçimi, Walter Benjamin’in edebi montajını anımsatır. Elbette bu montaj alıntılardan oluşmaz. Kesintili anlatım, görsel imgelerin art arda gelişi, zamansal uzaklıkların iç içe geçmesi başka bir montaj türünü akla getirir. Kadın kahraman, “sakince yemeğini” yedikten sonra lokantadan kalkıp gitmez; onun yerine “gözden kaybolur”. Paragrafın bu son cümlesiyle, sanki sinema perdesinden ya da televizyon ekranından izlediğimiz film, o sekansta bir an için kararıverir.

Salter’ın kısa ve kesik cümleleri, sinemada kurgunun akışını kesintiye uğratan kesmeler gibi çalışır. Romanlarında sinemaya özgü bir montaj tekniği kullanır. Işık Yılları’nın başlarında yer alan şu paragraf bu tekniği açıkça gösterir:

Kış akşamının erken bir saatinde Columbia’dan geçiyor. Trafik yoğun ama akıyor. Marketler kalabalık, üstteki demiryolundan yansıyan parıltılar alacakaranlıkta yapılan infazlar gibi anlık, mavi görüntüler oluşturuyor. Uzun, kıvrımlı yollarda, akan trafiğe kapılmış eve doğru sürükleniyor. Nehri geçerken ağaçlar çoktan karanlığa gömülmüştü. Sol şeritte, hız sınırının üzerinde uçarak yol alıyordu, yorgun ve mutluydu, kafası planlarla doluydu. Gözleri yanıyordu. Arka koltukta beyaz ve turuncu Zabar’s poşetleri, yerde benzin fişleri, park cezası makbuzları, açılmamış zarflar, faturalar vardı. Yol batı yakasının yüksek falezleri boyunca uzanıyor ve büyük bölümünde, nehrin karşı yakasındaki kasabaların karanlıkta parlamaya başlayan uzun galaksisi dışında hiçbir şey görünmüyor, ne bir ev ne de bir dükkân.

Bu paragrafta Salter birkaç şeyi aynı anda yapar. Öncelikle kısa ve kesintili cümlelerle hızlı sahne geçişleri yaratır: “Kış akşamının erken bir saatinde Columbia’dan geçiyor. Trafik yoğun ama akıyor.” Ardından gelen cümlede mekân ve atmosfer anında değişir: “Marketler kalabalık, üstteki demiryolundan yansıyan parıltılar alacakaranlıkta yapılan infazlar gibi anlık, mavi görüntüler oluşturuyor.” Art arda sıralanan bu iki cümleyle hem mekân hem de atmosfer betimlenir. Bu cümleler adeta birer kamera karesi gibidir; her biri sahnenin başka bir ayrıntısını yakalar.

İkinci olarak, sinemadaki montaj kesmeleri gibi, ayrıntıları birbirine bağlamadan yan yana dizer. Önce arabaya, sonra manzaraya odaklanır, oradan karakterin iç dünyasına geçer: “Uzun, kıvrımlı yollarda, akan trafiğe kapılmış eve doğru sürükleniyor.” cümlesini, “Nehri geçerken ağaçlar çoktan karanlığa gömülmüştü.” cümlesi izler; ardından “Sol şeritte, hız sınırının üzerinde uçarak yol alan” karakterin iç dünyasına dair kısa bir bilgi gelir: “Yorgun ve mutluydu, kafası planlarla doluydu.” Bu ayrıntılar birbirine açıklayıcı bağlarla bağlanmaz; tıpkı film kurgusunda olduğu gibi, ardışık görüntüler olarak yan yana dururlar.

Son olarak Salter, karakterin içsel durumunu ve çevresini paralel biçimde gösterir. “Gözleri yanıyordu.” cümlesi karakterin iç dünyasına açılan küçük bir penceredir. Hemen ardından gelen “Arka koltukta beyaz ve turuncu Zabar’s poşetleri, yerde benzin fişleri, park cezası makbuzları, açılmamış zarflar, faturalar vardı.” cümlesi ise karakterin çevresinin adeta bir envanterini çıkarır. Paragraf dış dünyayı anlatan cümleyle sona erer. “Yol batı yakasının yüksek falezleri boyunca uzanıyor ve …” Bu teknik sayesinde içsel duygu ile dış dünyanın ayrıntıları aynı ritim içinde ilerler.

Paragrafın tamamı tek bir uzun anlatım gibi görünse de, aslında ayrıntılar hızlı, yan yana ve bağlamsız sunulur; zaman ve mekân algısı kesik kesiktir. Bu montaj etkisi, okurun gözünde film gibi akan bir sahne canlandırır. Romanı film gibi okutturmak için detayları ve karakteri, içsel ve dışsal sahneleri anlık karelerle, ardışık ve parçalı geçişlerle sunmak, Salter’ın romanlarında sık kullandığı montaj tekniğinin özünü oluşturur.

Elbette Salter’ın hayata ilişkin vurucu, kurşun yarası gibi öldürücü cümleleri de vardır. Ama onun edebi değerini yalnızca bu cümlelerde aramak, Işık Yılları’nı klasik roman rafına yerleştirmek olur. Gerçi kitap o raftan eninde sonunda düşecektir. Çünkü bu hikâye anlatıcısının, bu mucizeler adamının o cümleleri de şiirin minimalizminden paylarını fazlasıyla almışlardır:

Mükemmel bir gün ölümle, ölümün suretiyle, derin bir teslimiyetle başlar. Beden yumuşaktır, ruh uçup gitmiştir, tüm güç, hatta nefes bile. İyiye ya da kötüye uygun bir güç yoktur, başka bir dünyanın ışık saçan yüzeyi yakındır, alıp bağrına basar, dışarıda ağaçların dalları ürperir. Sabah, sanki bacaklarına güneş dokunmuş gibi yavaşça uyanıyor. Yalnız. Kahve kokusu geliyor. Köpeğinin bakır rengi tüyleri yanan ışığı içiyor.

Ya da: Anlık ve nesnel gözlemle soyut ve öznel yorumun iç içe geçtiği, kısa, kesik kesik ama derin ve çok katmanlı cümlelerin nefes alan bir şiire nasıl dönüştüğünü gösteren şu enfes pasaj!

Sanki tek ortak noktaları mutlulukmuş gibi, önlerinde uzanan günden konuşuyorlardı. Bu sakin saat, bu rahat oda, bu ölüm. Aslında her şey, her tabak, her nesne, mutfak eşyası, kâse, var olmayanı resmediyordu; bunlar geçmişten gelen parçalar, yok olmuş bir bütünün kırıklarıydılar.

Bana sorarsanız James Salter, roman sanatının şiir kutbudur. Dil ekonomisini şiirden, montaj tekniğini sinemadan alır ve bunları harmanlar. Böyle bir yazım tarzı, anlaşılabilir ya da edebi olma kaygısıyla ehlileştirilemez. Salter, edebi olmayı basitlikte arar, şiirde bulur.

Onu okumak, dost sofrasında içilen iyi şarap gibidir: acele etmeden, yudum yudum, sabaha kadar. Gün ağarırken, şarabın ve sohbetin dilde bıraktığı buruk tat: varoluşun acı, sevinçli, taşkın zenginliği! Işık Yılları’nın başından sarhoş olmadan, en azından sarsılmadan kalkacak bir okur hayal edemiyorum.

Light Years çevirdiğim son roman. Bu çeviriyi aynı zamanda bu işe bir veda olarak görüyorum. Bu nedenle çeviri anlayışım üzerine birkaç cümle eklemek isterim.

Marcel Proust’un olağanüstü eserinin iki cildini Almancaya çeviren Walter Benjamin’e göre, çeviri bir tür gebelik halidir: Çevirmeye soyunduğu metin çevirmeni gebe bırakır. Bu gebeliğin başka doğumları esinleme olasılığını bir kenara bırakırsak, Benjamin’in metaforu basitçe şunu anlatır: Her çeviri, hedef dilde yeniden yazılmış bir metindir. Özgün metin yaşamını çeviride sürdürür, yani çeviri metin özgün metnin devam eden yeni hayatıdır. Hatta kimi zaman, imkânsıza yakın güçlüklerin aşılması anlamında, çeviri bir yeniden yaratım sayılabilir. Bu görüşe itiraz edenler elbette olacaktır; ancak çevirmenin deneyimi çoğu zaman bunun tersini göstermiştir.

Suat Kemal Angı

Ankara, 10 Mart 2026