Karl Kraus

Walter Benjamin

Karl Kraus

Gustav Glück’e ithaf edilmiştir.

1. Kozmik İnsan [Allmensch]

Her şey ne kadar gürültülü büyüyor.

—Kraus, Worte in Versen II

Viyana’da bir kahvehane, 1900.

Eski gravürlerde, elindeki kâğıdı sallayarak bize doğru koşan bir haberci vardır; dehşete kapılmış bu adam kâğıtta yazan Son Haberleri, savaş ve salgın hastalıkları, cinayet ve acı çığlıklarını, yangın ve sel tehlikesini bağıra çağıra her yere yaymaktadır. Bu anlamda, yani kelimenin Shakespeare’de sahip olduğu anlamda, “haberleri” yayımlayan gazete Die Fackel’dir [Meşale][1]. Mundus intelligibilis’ten* gelen ihanet, depremler, zehir ve yangınla dolu bir dergi. Hesapsızca çoğalan gazeteciler nesline yönelttiği nefret sadece ahlaki bir nefret değil, bir atanın kendi tohumundan türeyen yozlaşmış cüce namussuzlar soyuna savurduğu türden hayati bir nefrettir. “Kamuoyu” terimi Kraus’u öfkelendirir. Görüşler özel bir meseledir. Halk sadece yargılarla ilgilenir. Ya yargılayan bir halk vardır ya da halk diye bir şey yoktur. Ama basın tarafından oluşturulan kamuoyunun amacı, tam da halkı yargılamaktan aciz hale getirmek, ona sorumsuz ve bilgisiz birinin tutumunu aşılamaktır. Gerçekten de, Die Fackel’in hukuki, dilsel ve siyasi olguları sunarken gösterdiği tüyler ürpertici titizliğin yanında, günlük gazetelerdeki en doğru bilgi bile nedir ki?Die Fackel’in kamuoyunu dert etmesine gerek yok, çünkü bu “gazetenin” kana bulanmış en yeni haberleri bir yargıya varılmasını gerektiriyor. Ve en acil olanı da basın hakkında verilecek yargıdır.

Ne kadar aşağılık bir iş yapıyor olsalar da, Kraus’un gazetecilere yönelttiği türden bir nefret sadece yaptıkları işle açıklanamaz; bu nefretin nedeni, ister Kraus’unkine karşıt isterse benzer olsun, gazetecilerin kendi varlıklarında –aslında hem gazetecinin hem de Kraus’un varlığında– aranmalıdır. Çizdiği en son portre daha ilk cümlesinde gazeteciyi, “ne kendisiyle ve kendi varlığıyla ne de şeylerin çıplak varlığıyla pek ilgilenmeyen, ama şeyleri yalnızca ilişkileri içinde, özellikle bu ilişkilerin olaylarda bir araya geldiği anlarda duyumsayan ve sadece o anlarda kendisini bütünlenmiş, gerçek ve hayat dolu hisseden bir kişi” olarak tanımlıyor. Bu cümle, Kraus’a dair bir imgenin negatifinden başka bir şey değildir. Gerçekten de kim kendisine ve kendi varoluşuna, konudan asla uzaklaşmamış bir yazardan daha yakıcı bir ilgi gösterebilir? Kim şeylerin mutlak varoluşuna ve kökenlerine daha özenli bir ilgi duyar? Olayın tarihle, tanıkla ya da kamerayla çakışması kimi ondan daha derin bir umutsuzluğa sürükler? Sonunda bütün enerjisini, gazetecilikte güncelliğin şeyler üzerinde kurduğu tahakkümün dilsel ifadesi olan boş sözle [Phrase] mücadeleye adamıştır.

Basına karşı verdiği mücadelenin bu yönünü en canlı biçimde, silah arkadaşı Adolf Loos’un yaşamı boyunca yaptığı çalışmalar aydınlatır. Loos, “Viyana Atölyeleri” kapsamında yeni bir sanat endüstrisi yaratmaya çalışan sanat ve zanaat tacirleri ile mimarlar arasında kendisine uygun rakipler buldu. Temel ilkelerini çok sayıda yazısında, özellikle –bu ilkeleri kalıcı bir şekilde açıkladığı ve– 1908’de Frankfurter Zeitung’da yayımlanan “Süsleme ve Suç” başlıklı makalesinde ortaya koydu. Makalenin ateşlediği şimşek, ilginç bir şekilde zikzaklı bir seyir izledi. “Goethe’nin cahillerin ve birçok sanat uzmanının parmaklarını gravürlerin ve kabartmaların üzerinde gezdirmesini kınadığı sözlerini okur okumaz, dokunulabilen şeyin sanat eseri olamayacağını ve sanat eserinin ulaşılamaz olması gerektiğini fark etti.” Bu nedenle, tıpkı Kraus’un bilgi ile sanat eserini birbirinden ayrı tutması gibi, Loos’un da ilk kaygısı sanat eserini her gün kullanılan eşyadan ayırmaktı. Sorumsuz/Vasat gazeteci [Schmock], özünde süslemeciyle birdir. Kraus, Heine’yi, bir süslemeci olarak, gazetecilik ve edebiyat arasındaki sınırı bulanıklaştıran biri olarak, şiir ve düzyazıda feuilleton’un** yaratıcısı olarak suçlamaktan asla yorulmadı; hatta daha sonra Nietzsche’yi bile, izlenim için aforizmaya ihanet eden kişi olarak Heine’nin yanına yerleştirdi. “Bana kalırsa,” diyor Nietzsche için, “son yarım yüzyılın çürümüş Avrupa üslubundaki unsurların karışımına (…) psikolojiyi de ekledi ve nasıl ki Heine’ninki feuilletonizm ise, onun yarattığı yeni dil düzeyi de denemecilik düzeyindedir.” Her iki biçim de, tüm tutum ve tüm bakış açılarının yalnızca vücut ısısı eğrisini belirlediği kronik bir hastalığın semptomları olarak ortaya çıkar: sahtelik [Unechtheit]. Basına karşı verilen bu savaş, sahte olanın maskesinin düşürülmesinden doğmuştur. “‘Olmadığım şeyi yapabilirim:’ Dünyaya bu büyük bahaneyi kim getirdi?”

Boş söz. Ama bu, teknolojinin doğurduğu bir gulyabanidir [Ausgeburt]. “Gazete endüstrisi, tıpkı bir fabrika gibi, çalışmak ve satış yapmak için ayrı alanlara ihtiyaç duyar. Günün belli saatlerinde –büyük gazetelerde iki ya da üç kez– belirli miktarda işin tedarik edilmiş ve makine için hazır duruma getirilmiş olması gerekir. Ve sadece herhangi bir malzemeden değil: Bu arada hayatın herhangi bir alanında, politikada, ekonomide, sanatta ve benzeri yerlerde olup biten her şeye o ana dek ulaşılmış ve elde edilenler gazetecilik açısından işlenmiş olmalıdır.” Ya da Kraus’un muhteşem biçimde özetlediği gibi: “Yeni klişeler [Phrase] üretemese de, teknolojinin insanoğlunun ruhunu eski klişelerden vazgeçemez duruma nasıl getirdiğini aydınlığa kavuşturmalıdır. Değişen bir hayatın değişmeyen biçimlerde sürüp gittiği bu ikilikte, dünyanın hastalıkları büyür ve gelişir.” Kraus bu sözleriyle teknolojiyi boş söze bağlayan düğümü ustalıkla sıkmıştır. Ama bu düğümün çözülmesi için farklı bir yol izlenmesi gerekecektir: Ona göre gazetecilik açıkça, dilin yüksek kapitalist dünyadaki değişen işlevinin bir ifadesi olarak görülmelidir. Kraus’un bıkıp usanmadan peşine düştüğü anlamda boş söz, bir düşünceyi pazarlanabilir kılan etikettir; tıpkı süs olarak ağdalı dilin bir düşünceye uzmanın gözünde değer kazandırması gibi. Ama tam da bu nedenle dilin özgürleşmesi boş sözün özgürleşmesiyle (basılmış bir kopyadan bir üretim aracına dönüşmesiyle) özdeş hale gelmiştir. Die Fackel’in kendisi, teorisini olmasa bile bunun modellerini içerir; formülleri düğüm atan türdendir, asla düğümü çözen türden değil. Olgulara yaklaşım biçiminde, İncil’e özgü coşkulu anlatım tarzı ile Viyana yaşamının ahlaksızlıkları üzerine inatçı bir saplantı iç içe geçer. Bir garsonun kabahatlerine tanıklık etmesi için dünyayı çağırmakla yetinmez, ölüleri de mezarlarından çağırmak zorundadır. Ve haklıdır da. Çünkü bu seviyesiz ve rahatsız edici skandalların Viyana kahvehanelerinde, basında ve sosyetedeki dikkat çekici bolluğu, o zamanlar birdenbire, kimsenin algılayamayacağı kadar hızlı bir biçimde gerçek ve orijinal konusuna ulaşan bir önbilginin sadece küçük bir tezahürüdür: Savaşın patlak vermesinden iki ay sonra Kraus, “Bu Büyük Zamanlarda” adlı konuşmasında bu konuyu adıyla anmış ve böylece bu tutkulu, ele geçirilmiş adamın içindeki tüm demonlar [Dämonen] çağdaşlarının oluşturduğu domuz sürüsünün arasına karışmıştı.

Küçüklüklerini bildiğim, hâlâ zamanları varsa yine küçülecek olan ve organik büyüme alanında bu tür dönüşümler mümkün olmadığı için yoğun zamanlar ve gerçekten zor zamanlar olarak adlandırmayı tercih ettiğimiz bu büyük zamanlarda; tam olarak ne olup bittiğinin hayal edilemediği, olması gerekenin bile artık hayal edilemediği, hayal edilebilse de gerçekleşmeyeceği bu zamanlarda; ciddileşme ihtimaline ölesiye gülen ve kendi trajedilerine yenik düşerek dikkatlerini dağıtmak isteyen, kendilerini suçüstü yakalayınca da söyleyecek söz arayan bu vahim zamanlarda; haber değeri taşıyan eylemlerin ve eylemlerin suçunu taşıyan haberlerin korkunç senfonisiyle kükreyen bu gürültülü zamanlarda; bu tarifsiz zamanlarda, benden tek kelime etmemi beklemeyin. Çünkü söyleyeceğim her söz sessizliği yanlış yorumlar. Dilin değişmezliği ve talihsizliğe boyun eğmesi beni çok derinden etkiliyor. İnsanın ruhsal açlık hissetmediği halde ruhsal açlıktan öldüğü, kalemlerin kana, kılıçların mürekkebe batırıldığı hayal gücünden yoksun imparatorluklarda, düşünülmeyen şey yapılmalıdır, ama sadece düşünülen şey ifade edilemez. Benden kendi sözümü söylememi beklemeyin. Yeni bir şey söyleyecek durumda da değilim; çünkü yazı yazılan odada gürültü büyüktür ve bunun hayvanlardan mı, çocuklardan mı, yoksa yalnızca havan toplarından mı geldiğine şimdi karar verilemez. Eylemlerden söz eden kişi hem sözü hem de eylemi kirletir ve iki kat daha aşağılıktır. Bu mesleğin soyu tükenmiş değil. Konuşma sırası eylemde olduğu için, şu anda söyleyecek bir şeyi olmayanlar konuşmaya devam etsin. Söyleyecek sözü olan bir adım öne çıksın ve sussun!

Kraus’un yazdığı her şey, ters yüz edilmiş bir sessizliğe benzer: Olayların fırtınasını siyah kıvrımlarında ve dalgalarında yakalayan, ters çevirip parlak astarını gösteren bir sessizliktir bu. Bolluğuna rağmen bu sessizliğin her bir örneği, sanki aniden esmeye başlayan bir rüzgârla bozulmuş gibidir. O anda hemen hassas bir kontrol aygıtı devreye sokulur: Sözlü ve yazılı biçimlerin iç içe geçmesiyle, her durumun polemik olasılıkları tamamen tüketilir. Bunun ne tür önlemlerle çevrili olduğu, hem Die Fackel’in her baskısını çevreleyen editöryal açıklamaların dikenli tellerinden, hem de Kraus’un “kendi eserlerinden” yaptığı okumalara eşlik eden program ve konferanslardaki keskin tanımlardan ve koşullardan anlaşılabilir. Sessizlik, bilgi ve hazırcevaplık [Geistesgegenwart] üçlüsü polemikçi Kraus figürünü oluşturur. Sessizliği bir barajdır; ardında bilgisinin yansıtma havuzu durmadan derinleşir. Hazırcevaplığı, kimsenin bu yeteneğini sorgulamasına izin vermez, kendisine sunulan ilkelere uymaya asla yanaşmaz. İlk ilkesi, daha çok, durumu parçalara ayırmak, durumun ortaya koyduğu gerçek soruyu keşfetmek ve herhangi bir cevap yerine rakiplerine bunu sunmaktır. Zarafetin/inceliliğin [Takt] yapıcı ve yaratıcı yönünü en gelişmiş haliyle Johann Peter Hebel’de buluyorsak, en yıkıcı ve eleştirel yüzünü de Kraus’ta görürüz. Ama her ikisi için de zarafet/incelik ahlaki bir hazırcevaplıktır (ki Stössl buna “diyalektiğe dönüşmüş inanç” der)[2] ve bilinmeyen bir geleneğin ifadesi kabul görmüş bir geleneğin ifadesinden daha önemlidir. Kraus en utanç verici eylemin hâlâ gaf olduğu bir dünyada yaşadı; canavarlığın dereceleri arasında ayrım yapıyor ve bunu tam da burjuva saygınlığının ölçütünü hiçbir zaman benimsemediği için yapıyordu, çünkü önemsiz kabahat eşiğini bir kez aştığında bu saygınlığın nefesi artık o kadar çabuk tükeniyordu ki dünya-tarihsel ölçekte hiçbir kötülük kavramı oluşturamıyordu.

Kraus bu ölçütü en başından beri biliyordu; dahası, gerçek zarafetin/inceliğin başka bir ölçütü yoktur. Bu teolojik bir ölçüttür. Çünkü zarafet/incelik –bağnazların düşündüğü gibi– tüm ilişkileri değerlendirip herkese toplumsal olarak uygun olanı tahsis etme yeteneği değildir. Aksine zarafet/incelik, toplumsal ilişkileri –bu ilişkilerden ayrılmamakla birlikte– doğal, hatta cenneti andıran ilişkiler olarak ele alma ve böylece sadece krala alnında taçla doğmuş gibi değil, uşağa da özel üniforma giymiş bir Adem gibi yaklaşma becerisidir. Hebel bu asalete rahip tavrıyla sahipti; Kraus ise zırhıyla. Onun yaratılanlar fikri [Kreaturbegriff], en son on yedinci yüzyılda tüm Avrupa’da çağdaş geçerliliğe sahip olan spekülasyonların teolojik mirasını içerir. Ancak bu görüşün teolojik özünde, onu Avusturya dünyeviliğinin kozmopolit inancıyla neredeyse hiçbir kısıtlama olmaksızın örtüştüren bir dönüşüm gerçekleşmiş ve bu da yaratılışı/evreni [Schöpfung], sisler içinde ara sıra duyulan tütsü kokusu dışında ayini anımsatacak hiçbir şeyin kalmadığı bir kiliseye dönüştürmüştür. Bu inanca en özgün damgayı Stifter vurmuştur ve Kraus’un hayvanlarla, bitkilerle, çocuklarla ilgilendiği her yerde onun yankısı duyulur. Stifter şöyle yazar:

Havanın kıpırdanmasını, suyun hafifçe dalgalanmasını, ekinin büyümesini, denizin kabarmasını, toprağın yeşillenmesini, gökyüzünün parlamasını, yıldızların göz kırpmasını büyük görüyorum. Görkemle yaklaşan gök gürültülü fırtınayı, evleri ikiye bölen şimşeği, dalgaları sürükleyen kasırgayı, ateş püskürten dağları, ülkeleri yerle bir eden depremi, önceki fenomenlerden daha büyük görmüyorum; aslında çok daha yüksek yasaların etkileri oldukları için, onların daha küçük olduklarına inanıyorum. (…) İnsan çocukken, ruhsal gözü henüz bilimle temas etmemişken, elinin altındaki göz alıcı şeylerle içli dışlı olur, korkuya ve hayranlığa kapılırdı; ama zihni açıldığında, bakışı şeyler arasındaki bağlantılara yönelmeye başladığında, tikel fenomenler giderek gözden kaybolur ve yasa yükselir, mucizeler sona erer, hayret ise artar. (…) Nasıl ki doğada genel yasalar hiç durmadan sessizce işliyorsa ve göz alıcı olaylar bu yasaların yalnızca tekil tezahürleriyse, ahlak yasası da sessizce işleyerek insanların insanlarla olan sonsuz ilişkisi aracılığıyla ruhu canlandırır; eylemlerin gerçekleştirilmesiyle aynı anda ortaya çıkan mucizelerse bu genel gücün yalnızca küçük işaretleridir.[3]

Bu ünlü cümlelerde üstü kapalı biçimde kutsal olan, yerini mütevazı ama sorgulanabilir yasa kavramına bırakmıştır. Ancak Stifter’ın ve onun ahlaki evreninin doğası, Kant ile herhangi bir karışıklıktan kaçacak ve özünde hâlâ yaratılmış [Kreatur] olarak tanınabilecek kadar şeffaftır. Küstahça dünyevileştirilmiş bu gök gürültüsü ve şimşekler, fırtınalar, kıyıya çarpıp kırılan dalgalar ve depremler: Kozmik insan bunları, yaratılış [Schöpfung] için geri kazanmış ve insanların suçlu varoluşuna yaratılışın/evrenin verdiği dünya-tarihsel yanıt haline getirmiştir. Ancak Yaratılış ile Kıyamet Günü arasında geçen sürenin burada, tarihsel olarak aşılması bir yana, kurtuluş vaat eden hiçbir eylemsel karşılığı yoktur. Nasıl ki Avusturya manzarası Stifter’ın düzyazısının büyüleyici genişliğini kesintisiz olarak doldurursa, Kraus için de hayatının korkunç yılları tarih değil doğadır; cehennemi andıran bir manzarada kıvrılarak akmaya yazgılı bir nehirdir. Bu, altmış gazete için her gün elli bin ağacın kesildiği bir manzaradır. Kraus bu bilgiyi “Son” başlığı altında aktarır. Çünkü ona göre insanoğlunun yaratılmış olana karşı verdiği mücadeleyi kaybetmekte olduğu gerçeği, yaratılışa/evrene karşı bir kez kullanılmaya başlandığında teknolojinin de efendisinden geri kalmayacağı gerçeği kadar kesindir. Onun bozgunculuğu uluslarüstü –yani gezegensel– niteliktedir ve tarih onun için yalnızca, ırkını, son eylemi dünya yangını olan yaratılıştan ayıran bir çölden ibarettir. Firar edip hayvan yaratılışının kampına sığınan biri olarak, bu ıssız toprakları ölçüp biçer. “Ve sadece insanlık tarafından fethedilen hayvan, yaşamın kahramanıdır”: Adalbert Stifter’ın ataerkil inancı hiçbir zaman bu denli kasvetli ve sembolik [heraldische] bir biçimde ifade edilmemişti.

Kraus, yaratık adına tekrar tekrar hayvana ve “tüm kalplerin kalbi köpeğe” yönelir; ona göre köpek sadakatin, saflığın ve minnettarlığın kayıp ve uzak zamanlardan gülümsediği yaratılışın gerçek erdem aynasıdır. Onun yerini insanların alması ne kadar hazin! Bu insanlar onun takipçileridir. Ölümcül yaralar almış rakibin başına, efendilerinin çevresine toplandıklarından daha kalabalık ve çok daha iştahlı bir biçimde, havayı sevimsizce koklayarak üşüşürler. Aslında köpeğin bu yazarın simgesel hayvanı olması boşuna değildir: takipçinin ideal örneği olan köpek, kendini adamış yaratıktan başka bir şey değildir. Ve bu bağlılık ne kadar kişisel ve temelsiz olursa o kadar iyidir. Kraus bu bağlılığı en zorlu sınava tabi tutmakta haklıdır. Ama bu yaratıkların son derece kuşkulu doğasını açığa çıkaran bir şey varsa, bu da onların Kraus’un önce sadece zihinsel olarak var ettiği, sonra aynı eylemde hem doğurduğu [zeugen] hem de ikna ettiği yaratıklar arasından devşirilmiş olmasıdır. Onun tanıklığı yalnızca kendileri asla doğurgan/yaratıcı olamayacak olanlar için geçerli olabilir.

Günümüzün yoksullaşmış, küçülmüş insanının, çağdaş insanın, canlı yaratıkların tapınağına ancak bu en solmuş haliyle, yani özel bir birey olarak sığınmaya çalışması son derece mantıklıdır. Kraus’un “sinirler” için –yani Viyanalıların Toprak Ana’ya hâlâ sımsıkı tutunabildiklerini keşfettiği son kök lifleri için– verdiği tuhaf mücadelede ne çok feragat ve ne çok ironi bulunuyor. “Kraus,” diye yazıyor Robert Scheu, “daha önce hiçbir gazetecinin kalem oynatmadığı büyük bir konu keşfetti: sinirlerin hakları. Bunların mal mülk, ev bark, siyasi parti ve anayasa kadar tutkuyla savunulmaya değer olduklarını keşfetti. Sinirlerin savunucusu oldu ve küçük, gündelik tacizlere karşı mücadele etmeye başladı; ancak onun ellerinde büyüyen konu özel hayatın sorunu haline geldi. Bu sorunu polise, basına, ahlaka, kavramlara ve nihayet yanında yöresinde bulunan her türlü insana karşı savunmak, sürekli yeni düşmanlar edinmek Kraus’un mesleği olup çıktı.” Kraus’ta her yerde karşımıza çıkan gerici teori ile devrimci pratik arasındaki tuhaf etkileşim burada da kendini gösterir. Cinselliğin ve ailenin, ekonomik ve fiziksel varoluşun politik röntgenini çekme cesaretini gösteren bir toplumda, cam duvarlı evler ve artık salon olmayan salonların ta içlerine uzanan balkonlar inşa etmeye başlayan bir toplumda, özel yaşamı ahlak ve kavramlara karşı güvence altına almak: Kraus’un savunmayı kendine iş edindiği özel yaşam –burjuva yaşam biçiminin tersine– bu toplumsal altüst oluşla tam bir uyum içinde olmasaydı, başka bir deyişle, kendi kendini parçalayan, açıkça kendini şekillendiren özel yaşam ajitatör Peter Altenberg ve Adolf Loos’un içinden çıkıp geldiği yoksulların yaşamı olmasaydı, böyle bir parola gerçekten de en gerici parola olurdu. Bu kavgada –ama sadece bu kavgada– takipçilerinin de işe yarar yönleri vardır, çünkü hicivcinin özel varoluşunu içine hapsetmeye çalıştığı anonimliği en çok onlar görmezden gelir ve onları, Kraus’un kendi eşiğinden bizzat geçerek öne çıkma ve içinde “özel bir birey” olarak bulunduğu yıkıntıları onurlandırma kararından başka hiçbir şey durduramaz.

Mücadele etmek gerektirdiğinde kendi varlığını kamusal bir mesele haline getirmekte hiç tereddüt etmez ve polemikleri itibarsızlaştırmak için kullanılan ve edebi ve siyasi ilişkilerimizde başlıca yozlaşma aracı olan kişisel ve nesnel eleştiri ayrımına her zaman aynı acımasızlık ve aynı kararlılıkla karşı çıkar. Kraus’un insanlara, yaptıklarından çok kim oldukları, yazdıklarından çok söyledikleri ve en az da kitapları için saldırması, bir yazarın entelektüel dünyasını nasıl tümüyle geçersiz kılacağını bilen polemikçi otoritesinin önkoşuludur ve bunu, yazarın dünyası ne kadar değersizse o kadar kendinden emin, gerçekten önceden belirlenmiş uzlaştırıcı bir uyuma güvenerek ve tek bir cümle, tek bir kelime, tek bir tonlamayla, kusursuzca yerine getirir. Ama kişisel ve nesnel unsurlar sadece rakiplerinde değil, her şeyden önce kendisinde çakışır ve bunun en iyi kanıtı asla bir görüş ileri sürmemesidir. Çünkü kanaat, kişiden ayrıştırılabilen ve metaların dolaşımına dahil edilebilen sahte bir öznelliktir. Kraus hiçbir zaman tüm kişiliğiyle sahiplenmediği bir iddia ortaya atmamıştır. Böylece otoritenin sırrını somutlaştırır: Asla hayal kırıklığı yaşatmamak. Otoritenin bundan başka bir sonu yoktur: Ya ölür ya da hayal kırıklığına uğrar. Başkalarının kaçınması gereken şeylerden, yani kendi despotizminden, adaletsizliğinden, tutarsızlığından en ufak bir zarar görmez. Tersine, sözlerine nasıl ulaştığını gözlemlemek hayal kırıklığı yaratacaktır (bunu, örneğin adaletle ve hatta kendi içinde tutarlılıkla bile yapabilir). “Bir erkek için haklı olmak erotik bir mesele değildir” demişti Kraus bir keresinde, “ve bir erkek başkalarının haklı olmasını kendisinin haksız olmasına tercih eder.” Kraus erkekliğini bu şekilde kanıtlamaktan mahrumdur; onun varoluşu en iyi ihtimalle, başkalarının her şeyi bildiğini sanan buyurgan tavırlarının [Rechthaberei] kendi yanlışlığına karşı çıkmasını gerektirir ve o zaman o da buna dört elle sarılmakta ne kadar haklı olduğunu düşünür. “Bir gün pek çok kişi haklı çıkacak. Ama bu, benim bugünkü yanlışlığımdan kaynaklanan bir doğruluk olacak.” Bu gerçek otoritenin dilidir. Otoritenin işleyişinin içyüzüne dair bir kavrayış tek bir şeyi açığa çıkarabilir: Başkalarına karşı olduğu kadar kendisine karşı da bağlayıcı, acımasızca bağlayıcı olduğu; başkalarının önünde asla titremese de kendi önünde titremekten hiç yorulmadığı; tatmin olmanın ve kendisine karşı sorumluluğunu yerine getirmenin asla bir sonu olmadığı ve bu sorumluluk duygusunun, kendi özel yaratılışından hatta insan kapasitesinin sınırlarından değil de, daima ve sadece eldeki meseleden, ne kadar adaletsiz olursa olsun özel bir bakış açısından türetilen iddiaları kabul etmesine izin verdiği gerçeğini.

Böylesi mutlak bir otoritenin en belirgin özelliği her zaman yasama ve yürütme gücünün birleşmesi olmuştur. Ama bu birlik hiçbir yerde, dil öğretisinde [Sprachlehre] olduğu kadar derin değildir. Dolayısıyla bu, Kraus’un otoritesinin en belirleyici ifadesidir. Harun Reşid gibi o da kimliğini gizleyerek geceleri dergilerin cümle yapıları arasında dolaşır, katı ifadelerin ardındaki iç dünyayı dikkatle seyreder ve “kara büyü” âlemlerinde sözcüklerin nasıl kirletildiğini, kutsallıklarının ihlal edilerek onlara nasıl işkence edildiğini keşfeder:

Basın bir haberci midir? Hayır: Olaydır. Konuşma mıdır? Hayır: Hayattır. Basın yalnızca kendi yaptığı haberlerin gerçek olaylar olduğunu iddia etmekle kalmaz, aynı zamanda ürkütücü bir özdeşliğe yol açar; bu özdeşlik sürekli olarak, olayların gerçekleşmeden önce haberleştirildiği yanılsamasını yaratırken, sıklıkla da, savaş muhabirlerinin olaylara tanıklık etmesine izin verilmediği durumlarda askerlerin muhabirlik yapma olasılığı gibi zaten var olan bir olasılığı gündeme taşır. Bu nedenle, basını hayatım boyunca gözümde fazla büyüttüğüm şeklindeki suçlamayı memnuniyetle kabul ediyorum. Basın bir hizmetkâr değildir. Bir hizmetkâr nasıl bu kadar çok şey talep edebilir ve alabilir? Basın, olayın kendisidir. Araç bir kez daha bizi ele geçirdi. Yangını haber yapması ve devlette kesinlikle en alt düzeyde yer alması gereken kişiyi, dünyanın, yangının ve evin, gerçeğin ve hayallerimizin üstünde bir güce eriştirdik.

Yozlaşma ve büyüye karşı otorite ve söz: Bu mücadelede kamuyla paylaşılan sloganlar bunlardır. Bir öngörüde bulunmak yersiz olmaz. Hiç kimse, en başta da Kraus, “nesnel” bir gazete ütopyasını, “tarafsız haber aktarımı” gibi boş bir hayali kendi haline bırakamaz. Gazete bir iktidar aracıdır. Değerini yalnızca hizmet ettiği gücün karakterinden alabilir; yalnızca temsil ettiği şeyde değil, yaptığı şeyde de bu gücün ifadesidir. Ama yüksek kapitalizm gazeteciliğin sadece amaçlarını değil araçlarını da kirlettiğinde, onu yenilgiye uğratan bir güçten artık cenneti andıran, kozmik bir insanlığın yeniden çiçeklenmesi beklenemez; bu Goethe’nin ya da Claudius’un[4] dilinin ikinci kez çiçek açmasını beklemeye benzer. Şu anda hâkim olandan kendisini, her şeyden önce gazeteciliğin amaçlarını değersizleştiren ideallerin dışında kalarak, onları reddederek farklı kılacaktır. Bu kadarı, Kraus’un böyle bir mücadelede ne kadar az şey kazanmak ya da kaybetmek zorunda kalacağını, Die Fackel’in bunu ne ölçüde hatasız aydınlatacağını ölçmek için yeterlidir. Günlük basının halka sunduğu sürekli tekrarlanan sansasyonlara, yaratılış tarihinin daima yeni “haberleriyle”, sonsuza dek yenilenen, kesintisiz ağıtla karşı koyar.

. . .

[1]    Karl Kraus (1874-1936), 1899’dan 1936’ya kadar Die Fackel (Meşale) dergisinin editörlüğünü ve yazarlığını yapmıştır.

*    Akıl yoluyla anlaşılabilir dünya. Platon’un idealar dünyası ya da Kant’ın numenler (kendinde şeyler) alanının Latince ifadesi. (ç.n.)

**   Feuilleton: Gazetelerin kültür sanat sayfaları ve bu sayfalarda yayımlanan yazı. Feuilleton ilk olarak Fransız siyasi dergilerinde ve gazetelerinde on dokuzuncu yüzyılda ortaya çıktı. Bazı açılardan günümüz gazetelerindeki kültür sanat ve eğlence sayfalarının öncüsü olsa da, önemli farklılıkları vardı. Ayrıntılı bilgi için bkz. Walter Benjamin, Alman Erkekler ve Kadınlar, çev. Suat Kemal Angı (İzmir: Cem Yayınevi, 1. Baskı, Ekim 2024). s. 131-132 (xx. not). (ç.n.)

[2]    Otto Stössl (1875-1936), Lebensform und Dichtungsform [Yaşam Biçimi ve Şiir Biçimi] (Münih, 1914). Johann Peter Hebel (1760-1826), yıllık bir yayın olan ve Amerikan Old Farmer’s Almanac’a [Yaşlı Çiftçi Yıllığı] benzeyen Badischer Landkalender adlı takvim için editör ve başyazar olarak çalıştığı sırada bir dizi yenilikçi kısa düzyazı biçimi geliştiren bir gazeteci ve yazardı. Benjamin’in Hebel üzerine yazıları için bkz. SW1, 428-434. [Ayrıca bkz. Johann Peter Hebel, Takvim Öyküleri, çev. Devrim E. Alkış (İstanbul: Everest Yayınları, Ocak 2023). (ç.n.)]

[3]    Adalbert Stifter’dan (1805-1868) yapılan bu alıntı, yazarın kısa öykülerinden oluşan Bunte Steine (Renkli Taşlar; 1853) adlı kitabının girişinden alınmıştır. Stifter’ın düzyazısı alışılmadık derecede zarif bir üslup ve doğal süreçlere duyulan bir saygı içerir. Benjamin’in “Stifter” makalesi için bkz. SW1, 111-113.

[4]    Alman şair Matthias Claudius (1740-1815) belki de, Klopstock ve Goethe arasındaki en önemli şiirsel sesti. Der Wandsbecker Bote [Wandsbecker Habercisi] adlı önemli derginin editörlüğünü yaptı.

. . .

[“Karl Kraus” Mart 1931’de Frankfurter Zeitung ve Handelsblatt’ta yayımlanmıştır. Almanca aslı GS2, 334-367’de bulunan metin Edmund Jephcott tarafından İngilizceye çevrilmiştir: Bkz. SW2, 433-458. Türkçe çeviride SW2’deki metin esas alınmış ve çeviri GS2’deki Almanca aslıyla karşılaştırılmıştır.]

. . .

2. Demon

. . .

Çeviren: © Suat Kemal Angı