
Günün yekpare bir bütün olduğu, bu bütün içinde bir top cambazının güneşi, ayı ve dünyayı, uçurumu saymıyorum bile, bir elinden diğerine maharetle ve yere düşürmeden aktardığı, seyri ancak şaşkınlık ve biraz da imrenmenin bir ölçü insanca fazlası kıskançlık olan çocuk oyununu anımsadı. Hızdı oradaki çocuğu kapkara büyüleyen, bakmaktan kendini bir türlü alıkoyamadığı, bunu da zaten hiç istemediği – algının ötesindeki karmaşanın, kamaşmanın ve billurlaşmanın hızı. Kimselerin bakamayacağı, baksa da bir şey göremeyeceği, oysa hızlandıkça ona bir bardak suyun yaşatıcılığının yanında sunulan, daha önce hiç ellenmemiş, hiç kirlenmemiş, hiç adlandırılmamış mucizevi bir dünyanın keşfiydi. Orada, sınırları sulara gömülmüş o dünyada, mutluluğu da, yorgunluğu da, dudakları kalbi elleri, açlığı tokluğu uykusuzluğu, adları kimlikleri medeni halleri, kâğıtları kedisi kalemleri, günaydınların, iyi akşamların, bugün nasılsınızların sahte ve kısır bencilliğinin dışında, düşlenemez bir sevinç içinde tüm insanlığa pay edilmek için atomlarına ayrılmıştı. Şimdi sandığı fakat o günlerde mutlak olarak bildiği o umarsız koşu, o koşu içinde gördüğü, duyduğu, yaşadığı her şey tüm insanlık içindi. Varlığından sular seller gibi taşan bir fazlalık, karşılıksız, muazzam bir gönül erinciyle kabullenilmiş bir sunma istenci, belki de gerçek insanın tek gerçek çabası. Vaadin hiç bu kadar, uzatsan yanağını okşayacak kadar yakınlaşmadığını gördüğü, ah oysa, meğerse, bir tek kendisinin gördüğü, bir de o billur köşkteki biletçinin – günler. Hep aynı keder dağının ardındaki sarmal günler. Cambaz eninde sonunda toplardan birini düşürecekti oysa, belki yorgunluktan, belki bir anlık dalgınlıktan, ya da canı öyle istediğinden. (Uçurumu saymıyorum bile.) Kim bilir, belki de, onu sadece kendilerini eğlendiren bir cambaz olarak gördüklerini, için için kıskansalar da gene için için küçümsediklerini bildiği için, en büyülendikleri, katlanılmaz sandıkları sıradan acılarının büyük toplamı topların ritmiyle unutuluverdiği, hatta yok oluverdiği o en umulmadık anda, basit bir numarayla onları tekrar uyandırmak, yeniden abarttıkları sahte acılarının içine yuvarlamak, haa ha, oysa her şey benim kontrolümün altında, bana muhtaçsınız, hem de sandığınızdan fazla, demek içindi. Bu tanrısal zevkin aslan payı, her zaman olduğu gibi gene tanrılara aitti oysa. Oysa cambaz bunun da farkındaydı, kurallarını yalnızca kendisinin bilip koyduğu bu oyundan kendisi de, zavallı meslek sahibi ölümlülerin hiçbir ders çıkaramayacaklarını, her şeye baktıkları gibi hayatın anahtarı olan bu oyuna da kör kör bakacaklarını bildiği halde, acı çeken bir dünyalı olarak tanrıların neşesinin artıklarıyla yetinmesi gerektiğinin bilincindeydi. Ama cambaz keşke biraz daha acı çekseydi, keşke topu en umulmadık anda, elbette bile bile ama, gene de sıradan bir dünyalının öç alma duygusunun çirkinleştirdiği bir yüz ifadesiyle, böyle zamansız düşürmeseydi uçuruma, o kalabalığın içinde keşke en iyi izleyicisi olan denizi fark edebilseydi. O vakit vahşet tiyatrosunun kanlı perdesi daha mı geç kalkacaktı sahneden? İyi huylu olma ahmaklığının gerçek benliği kör ettiği, bu toplumsal zorunluluğun iki yüzlülüğü içinde, şu zalim dünyanın en orta yerinde, tamahkâr insanların doldurduğu kafeste sayısız vahşete kayıtsız kalınırken hem de! Kendi insanca vahşetinin farkı neydi ki diğerlerinden? Güzelim insanlar dediği ve tarih dışı bir coşkuyla hep sunduğu, o ana kadar onlara bir tek bu kötülüğü yaptığı orman klanının içindeki sırtlanları dürten, taze et kokusuyla aniden uyandıran şey neydi? Miskin, sefil ve kimi zaman yersiz yurtsuz yaşamayı varoluşsal bilinçten yoksun basitlikte, bir etiket gibi algılayan bu zavallı mekteplileri birden, leş sandıkları, henüz öldü sandıkları etten yayılan taze kan kokusuna üşüştüren… Şey? Onlara ve bir anda, vahşet tiyatrosunun kanlı perdesi iner inmez daha, ölümcül bir tuzağın içine çekilmek istendiklerini duyumsatan şey! Neydi? Yazmak, diye anımsadı. »Tek başına bir insan, tek başına bir cehennem olarak yazmak.«
Geri dönmek için çerçeveye, kediye ya da çöpçü balığına tıklayınız…
↓

